Mişima: Faşizmin homoerotik estetiği

“Shakespeare’i çok dert etmeden Hamlet’in tadının çıkarılabildiği zamanlar geçti artık!” Böyle diyor, Marguerite Yourcenar, ‘Mişima ya da Boşluk Algısı’ kitabında.(1) Yourcenar bu satırları yazdığında 1970’lerin sonuydu muhtemelen. ‘Hamlet’i pek dert etmeden Shakespeare’in sansasyonel hayatının keyfini çıkaran bizleri görseydi ne derdi kim bilir. Günümüz yazarının, Yourcenar’ın “bayağı” olarak nitelendirdiği merakı celbetmesi için ne Mişima gibi harakiri yapması ne de Freudyen utançlarını ortalığa saçması gerekiyor. Bizler artık yazarın hayatına gösterilen ilginin pek de bayağı sayılmadığı bir çağdayız. Günümüz yazarı, kahvesini nasıl içtiğinden tutun da günün hangi saatinde yazdığına, yazarken hangi müziği dinlediğine uzanan ayrıntılarla bir mit haline getirdiği gündelik hayatını başlı başına okunması gereken bir metin haline getirdiği için, çok şükür ki metinlerin kendisini pek dert eden yok.

Evet, gelelim Yourcenar’ın bu cümleyi sarf etmesinin nedenine. Yourcenar, okurdan Mişima’nın hayatına göstereceği bayağı merak ve ilgi için özür diler gibidir. Ne de olsa, ölümüyle kimsenin kayıtsız kalamayacağı bir yazar vardır ortada: Yukio Mişima. Damian Flanagan, her Mişima biyografisinin ölümle başlaması gerektiğini söyler. Mişima, intiharıyla zamanı tersine çevirmiş, ölümü ebedi bir doğum için başlangıç yapmıştır.(2) 1970’te Japonya Öz Savunma Kuvvetleri’nde müritleriyle birlikte sergilediği intihar şovundan sonra, artık Mişima’nın yapıtlarını bu şaşaalı ölümün gölgesi düşmeden okumak mümkün değildir. Belki de zaten bunun mümkün olmasını o da istememiştir. Belki de bu yüzden en sansasyonel yapıtı olan ‘Bir Maskenin İtirafları’nı otobiyografik bir roman olarak okutmak istemiştir.(3)

Jean Jacques Rousseau’nun ‘İtiraflar’ından bu yana “itiraf” kelimesinin okurun yüreğine korku salmaması mümkün değil. Belli ki kendini okura duyurmayı seven Mişima da itiraf kelimesini özellikle seçmiş. Kitabın başlığı bize kapağı açtığımızda libidinal bir dünyanın içine düşeceğimizi haber verir. Daha ilk adımda anlatıcının çocukluğuna dair verdiği bilgiden kitabın adındaki maskenin kime ait olacağı hakkında bir fikir sahibi oluruz. Anlatıcı, geleneklerine bağlı büyükannesi tarafından anne ve babasından yalıtılarak, sadece kız çocuklarıyla görüşmesine izin verilerek büyütülmüştür. Hastalıklı bünyesi daha çocukluk çağlarında “güçlü beden” takıntısını yerleştirir anlatıcının zihnine. Öyle ki bütün hayatı boyunca kendisine işkence edecek görüntülerden biri güçsüzlüğünü ona duyuran bir işçi bedeni olur. Anlatıcı, büyüklerinden birinin elini tutmuş yokuşu çıkarken yakışıklı bir gencin yamaçtan aşağı indiğini görür. Bir lağımcıdır gördüğü ve ona yönelttiği bakışlar dört yaşındaki bir çocuk için hiç de olağan değildir. Çocuk, hemen oracıkta lağımcının yerine geçmek ister. Bunun iki nedeni vardır: O gürbüz bedeni saran ve hatlarını ortaya çıkaran dar, mavi pantolon ve adamın yaptığı iş. Lağımcılık, anlatıcıya “kelimenin tam anlamıyla ‘trajik’ denen şeyi” sezdirmiştir çünkü. Zayıf bedeninin asla bir “erkek” gibi güçlü olamayacağının, yanından geçip giden işçinin bedeninin dışavurduğu “net bir umursamazlık, net bir tehlikeyle içli dışlılık duygusu” uyandıramayacağının farkındadır belki de. Hayran olduğu güçlü erkek bedeni milliyetçi Japonya’nın idealize edilmiş bedenidir de aynı zamanda. Her an ölmeye hazır güçlü erkeklerin dünyadan istedikleri an vazgeçebilirlermiş gibi takındıkları o kayıtsız hale hayrandır anlatıcı…

“Trajik” olan, zayıf güçsüz bedeninin asla katılamayacağı dünyalardır anlatıcıya göre. “Sonsuza dek dışlanmış olmanın” kederiyle hayatın içinde trajik olanı bulup çıkarmaya, ondan estetik bir haz yaratmaya kararlı gözlerle bakar dünyaya o.

Lağımcıdan sonra bir başka erkeklik imgesi de askerlerin ter kokusudur. Belki de hatırladığı ilk kokudur bu ve onda “cinsel duyuya benzer bir tutku” uyandırmıştır.

JEANNE D’ARC MI KLEOPATRA MI?

Çocukluğunun ilk hayal kırıklığını bakıcısının kendisine okuduğu resimli kitapla yaşar anlatıcı. Kitaptaki güzel yüzlü şövalyeye hayranlıkla bakarken onun bir kadın olduğunu öğrenince “tokat yemiş gibi” olur. “Bugün bile erkek giysili kadınlara karşı içimde kökleşmiş ve anlatılması güç bir kin duyarım” diye de ekler. Erkeklik imgesi güçlü kayıtsızlığıyla lağımcının güzel bedeninde cisimleşmişken, erkek kılığına girmiş bir kadın bu imgenin ne denli “sahte” olabileceğini göstermiş, belki de erkeklik “maske”sini indirmiştir. Oysa anlatıcı da çok geçmeden evde büyükannesinden gizli, Kleopatra kılığına girecek ve böylece hayatının ikinci dönemi başlayacaktır.

Bir Maskenin İtirafları, Yukio Mişima, Çevirmen: Zeyyat Selimoğlu, 200 syf.,Can Yayınları, 2010.

ÖLÜ PRENSLER GÜZELDİR

Anlatıcının hayatının üçüncü evresinde ise masal kitapları vardır. Görkemli saraylarda oturan dünya güzeli prensesler ve onlara aşık olan prensler. Ne var ki onun yüreğini hoplatan prensesler değil, vücutlarını saran taytlarıyla ölü prenslerdir. “Öldürülen her delikanlıya” âşık oluyordur ve henüz bir erkek bedeninin kendisini neden bu kadar heyecanlandırdığı sorusunu cevaplayacak netlikte değildir. Bütün bunları estetik bir haz olarak açıklar kendi kendine, ta ki mastürbasyonla cinsel hazzı keşfedene kadar. İlk boşalmadan sonra “cinsel tutkusunun doğasını” estetikle karıştırdığını anlamıştır. İlk orgazmını Sebastianus resminin karşısında yaşaması da emperyal geleneğe, militarizme, bu ikisinin kutsadığı erkekliğe duyulan hayranlığın göstergesi gibidir. Nitekim, Bereket Denizi dörtlemesinin ilk kitabı olan ‘Bahar Karları’nda Kiyaoki’nin eğitmeni gelenekçi İinuma, sık sık öğrencisinin büyükbabasının mezarının başına gidip hizmet ettiği evin yozlaşmışlığını şikâyet eder:(4)

“Neden bir çöküş döneminde yaşıyoruz? Neden dünya erdemi, gençliği, değerli tutkuları ve içtenliği hor görüyor? Bir zamanlar insanları kılıcınla doğradın, onların kılıçlarıyla yaralandın, en korkunç tehlikelere göğüs gerdin –hepsi de yeni bir Japonya kurmak içindi. Sonunda yüksek bir yere gelip herkesin saygısını kazandın, kahramanlık dolu bir çağda en büyük kahraman olarak öldün. Neden senin döneminin görkemine yeniden sahip olamıyoruz? Bu kısır ve aşağılık çağ daha ne kadar sürecek? Yoksa en kötüsü daha gelmedi mi? Erkeklerin tek düşündüğü para ve kadın. Erkekler bir erkeğe yakışan her şeyi unuttular. Tanrıların, kahramanların o büyük ve parıltılı çağı, İmparator Meiji’yle birlikte ölüp gitti.”

İinuma Batılı metinlerde de benzerini rahatlıkla görebileceğimiz bir yeniçağ eleştirisi yapar. Yalnız Mişima’nın metninde tekinsiz yeni, Batı’dan gelmektedir, Japonya Batılılaşarak altın çağını yitirmiştir. Muhafazakâr İinuma, ki serinin ikinci kitabı ‘Kaçak Atlar’da sağcı bir örgütün lideri olarak çıkacaktır karşımıza, efendisine dua ederken “hakamasının altında girdap gibi dönen serin sabah havasına karşın bedeninin gitgide ısındığını, erkekliğinin uyandığını” ayrımsar. Bu oldukça tuhaf bir sahnedir. Mişima metinleri, baştan çıkarıcı bir geleneğin ve kutsallığın kışkırttığı erkeklik resimleriyle doludur. Atalara duyulan hayranlık, kurucu erkekliğin, erkek aşkının yüceltilmesine varır. Her tarafı homoerotik bir estetik kaplamıştır. Mussolini İtalya’sında, Nazi Almanya’sında ulusun gücünü temsil eden güzel ve sağlıklı erkek imgesinin bir benzeridir. Antik Yunan’dan gelen erkek dostluğunun, erkek güzelliğinin yüceltilmesidir. Nitekim, anlatıcı cinsel hazzı çoğu kez Yunan heykellerinin karşısında yaşayacaktır. ‘Bir Maskenin İtirafları’nın anlatıcısı bu maskülen tiyatroda gerçekte neyin maskelendiğinin pek de ayırdına varmadan delikanlılık çağlarına varır. Ortalıkta savaş kokusu vardır ve o ölesiye bir tutkuyla kendi ölümüyle birlikte, bütün güzel erkek bedenlerini kan ve pislik içerisinde göreceği vahşet sahneleri düşlemektedir.

ULUSAL İNŞA TİYATROSU

Hep hayatın bir sahne olduğu düşüncesine sığınmıştır, bu sahnede kimse onun farkına varmayacaktır, güçsüz bedeninin erkek bedenleri karşısında hazdan kavruluşunu kimseye anlatmak zorunda kalmayacaktır. Oyun bitip perde inse bile kimse onu makyajsız görmeyecektir. O günlerde tüm Japonya savaş maskesi takmış, maskülen bir güç gösterisi sergilemektedir. Anlatıcı kendi cinsel arzusunu Japonya’nın geleneksel, siyasal, kültürel arzusuyla birleştirmiş gibidir.

Savaş erkeklere tıpkı o yakışıklı lağımcı gibi, hayatla ama en çok da ölümle senli benli olma fırsatı vermiştir. Yirmi yaşına varmadan öleceğini düşünen erkekler için hayat bir şovdur artık.

Bahar Karları, Yukio Mişima, Çevirmen: Püren Özgören, 378 syf., Can Yayınları, 2015.

Ama cepheye gittiğinde bir gerçeğin farkına varır: O ölmek için değil, savaşçı erkek bedenlerini görmek için cepheye gitmek istemiştir. Savaş sona erip gündelik hayat bütün sıkıcı gerçekliğiyle kendini dayattığında maskesiz kaldığını hisseder. Bir kadına âşık olmasını, onunla evlenmesini, çocuk sahibi olmasını ister gündelik hayat ondan; Japonya’nın kahramanlık çağında kamufle ettiği arzuları, ulusun cesaret haykırışlarına kattığı haz çığlıkları gündelik hayatın yavanlığında gizlenemez olmuştur. Asla cinsel arzu duymadığı güzel kadınları bir estet tavrıyla ve daha çok gündelik hayatta kullanışlı bir maske bulma arzusuyla seyre dalsa da gerçekte arzuladığı Japonya’nın kurucu atalarının erkek bedenleridir.

ÇIKAR MASKENİ JAPONYA!

Savaş sonrası Batılılaşmış Japonya, Mişima’nın gelenekçi estetiğine meydan okumaktadır. Savaşçı erkekler Batı tarzı evlerde rehavete kapılmış halde oradan oraya yuvarlanmaktadırlar. Kahramanlık çağı geride kalmıştır. Japon Öz Savunma Kuvvetleri’ni arkadaşlarıyla birlikte basan Mişima belli ki intiharıyla Japonya’ya savaş sonrası maskesini çıkarması için ihtarda bulunmuştur. Efsanevi samuraylar ülkesinin taktığı yeni Batılı maskeyi çıkarmanın vakti gelmiştir, seremonilerin, ritüellerin, imparatorluk şölenlerinin, samuray kılıçlarının, en önemlisi de gürbüz erkek bedenlerinin, milliyetçi bir estet için donattığı gündelik hayat yoktur artık. Savaş sonrası Barış Anayasası’nın Japonya’sı belki de Jeanne d’Arc gibidir, güzel bir şövalye (samuray) suretinde bir kadın. Mişima’nın kinle baktığı imge. Öyleyse maskeyi çıkarma zamanıdır, hem Japonya hem Mişima için.

Dipnotlar

1. Marguerite Yourcenar, Mişima Ya da Boşluk Algısı, Çev. Haldun Bayrı, İstanbul: Can Yayınları, 2011.
2. Damian Flanagan, Yukio Mishima, Londra: Reaktion Books, 2014.
3. Yukio Mişima, Bir Maskenin İtirafları, Çev. Zeyyat Selimoğlu, İstanbul: Can Yayınları, 2013.
4. Yukio Mişima. Bahar Karları, Bereket Denizi 1, Çev. Püren Özgören, İstanbul: Can Yayınları, 2014.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*